ondokuz mayıs üninersitesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ondokuz mayıs üninersitesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2008 Cumartesi

REKTÖR PROF.DR. HÜSEYİN AKAN'DAN BAYRAM MESAJI



Kurban Bayramı nedeniyle Rektör Prof.Dr. Hüseyin Akan Üniversitemiz Web sayfasında bayram mesajı yayınladı. Mesajda "Kurban Bayramınızı kutluyor, sağlık ve başarılarla dolu nice bayramlara erişmenizi diliyorum. " dedi.
Ayrıca Kurban Bayramı nedeniyle Üniversitemiz Akademik ve İdari personelleriyle bayramlaşma töreni 15.12.2008 Pazartesi günü saat 12:00 ile 13:00 saatleri arasında Atatürk Kongre ve Kültür Merkezinde yapılacaktır. Tüm OMÜ personellerine duyurulur.


28 Kasım 2008 Cuma

TOPLANTILAR SONA ERDİ

Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimliğince düzenlenen toplantılar 27.11.2008 tarihinde sona erdi. Son olarak Kulak Burun Boğaz çalışanlarıyla bir araya gelinen toplantılara katılım yüksek oldu. Hastanedeki tüm birimlerle yapılan toplantılar 41 gün sürdü. Her gün saat 16:00 ile 18:00'a kadar süren toplantılarda Başhekim Prof.Dr. Mustafa Bekir Selçuk ve yardımcılarının hastane otomasyon sistemi, tıbbi malzemeler ve ödemeler hakkında bilgiler verdiği, ayrıca tüm bölüm çalışanlarının sorunlarının dinlenildiği ifade edildi.. Yine çok önemli konulardan olan tedaviler sonrasında yapılan faturalandırma hataları ve tıbbi atık eğitimi üzerinde özellikle durulduğu bildirildi.

22 Kasım 2008 Cumartesi


TÜRKMENİSTAN'IN ANKARA BÜYÜKELÇİSİNDEN OMÜ'YE ZİYARET

Türkmenistan'ın Ankara Büyükelçisi Nurberdi Amanmuradov, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr.Sait Bilgiç'i ziyaret etti.Büyükelçi Amanmuradov, OMÜ'nün gelişmişlik düzeyi ve Türkmenistan'dan gelen öğrencilerin uyum sağlamaları konusuyla ilgili bilgi aldı. Konuk Büyükelçi "İki ülke arasında mevcut eğitim ve kültür alanındaki ilişkilerin artırılması hususunda her türlü desteği vermeye hazırız "dedi.Ardından OMÜ Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezini ziyaret eden Nurberdi Amanmuradov, Pediatri Hastanesi, Hastane İlköğretim Okulunu ve diğer bölümleri gezdi. Büyükelçi hastane ile ilgili Başhekim Prof.Dr. Mustafa Bekir Selçuk'tan bilgi aldı.

10 Kasım 2008 Pazartesi


TIP FAKÜLTESİ HASTANESİ BİLGİLENDİRME TOPLANTILARI DEVAM EDİYOR


Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimliği tarafından düzenlenen tanışma ve sorunları dinleme toplantıları devam ediyor. Daha çok "hastanenin gelirleri nasıl artırılabilir ve daha verimli çalışmanın yolları" konularında toplantılara katılan katılımcılardan görüş ve öneriler alınıyor.

23 Ekim 2008 Perşembe


Sayın Cumhurbaşkanımız Hoşgeldiniz

Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül Üniversitemizin 2008/2009 Eğitim ve Öğretim yılının açılışı için bu gün Samsun'a geliyor. Üniversitemizde çeşitli incelemelerde bulunacak olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Samsun'da da bazı açılışlara katılacak.

22 Eylül 2008 Pazartesi

ALINTI YAZI

Türkiye de Akademik Unvan Almada Karşılaşılan Güçlükler

Ülkemizde yükseköğretime çağdaş bir düzen getirmek amacıyla, cumhuriyet tarihi boyunca zaman zaman reform niteliğinde düzenlemeler yapma ihtiyacı ortaya çıkmıştır.1933, 1944, 1970 ve 1980 li yıllarda bu anlamda bir dizi çalışma gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmaların en sonuncusu Yükseköğretime yeni düzenlemeler getiren #655334 Kasım 1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu#65533dur.1980 yılına kadar çok çeşitli ve dağınık bir yapı gösteren yükseköğretim kurumları üniversite çatısı altında toplanarak dağınıklıktan kurtarılmış ve disipline edilmişlerdir. 1980 yılına kadar üniversitede yetiştirmeye çalıştığımız akademisyen seviyesindeki öğretim elemanları oldukça zor denebilecek sınavlardan sonra derse girmeye hak kazanabiliyorlardı. Bu uygulama uzun yıllar ülkemizde akademisyen yetişmesini engellemişti. Fakat aynı yıllarda "akademi" adıyla açılmış bulunan yükseköğretim kurumlarından daha kolay unvan sahibi olunabiliyordu. O dönemdeki akademiler, akademik unvanın temeli sayılan doktora çalışması yaptırmadan, öğretim elemanlarının çalışma sürelerini de dikkate alarak, yeterlilik tezleriyle #65533doktorasız doçent ve profesör#65533 unvanlarını çok daha kolay bir biçimde verebilmekteydi. Bir müddet sonra bu ve benzeri durumlar o dönemdeki üniversitelerle akademiler arasında önemli çatışmalara yol açmıştı. Aynı dönemde, yukarıda da işaret edildiği gibi üniversitelerde unvan almak oldukça zor şartlara bağlanmıştı unvan alanlar da çeşitli bahanelerle hemen derslere sokulmuyordu. Bu durum hem rahatsızlık yaratıyor ve hem de yetişmiş insanımızın enerjisini tüketiyordu. Özellikle doktoralarını veya tıpta uzmanlık alanında çalışmalarını tamamlamış genç, enerjik ve aynı zamanda çalışmaya hevesli çok sayıdaki insanımız atıl bir durumdaydı.2547 sayılı kanun, o zaman için tıkanmış ve çatışmalı bulunan bu sistemin önünü açtı. Doktorasını veya tıpta uzmanlık eğitimini tamamlamış olan öğretim elemanlarını yardımcı doçent yaparak #65533yeni bir akademik unvan#65533 türetti. Bu akademik unvan Amerika daki yardımcı profesörlüğün karşılığıydı. Yeni kanun, Türkiye genelinde dağılmış yeni üniversitelerin açılmasını sağlarken, yetişmiş fakat kanun yoluyla önü tıkalı binlerce akademik personeli harekete geçirerek o günün şartlarında çok önemli bir hizmeti gerçekleştirmişti. Hareket geçen bu akademik personel, enerjisini bilime harcayarak ülke düzeyinde önemli gelişmeler sağlamışlardı.Ancak 2547 sayılı kanunun getirdiği bu yeni sistem ve yeni atılım, zamanla getirilen zor sınavlar ve sübjektif değerlendirme kriterleri yüzünden tekrar tıkanmayla karşı karşıya kaldı. Ülkemizin çok sayıda yeni üniversitelere ve yetişmiş öğretim elemanlarına ihtiyacı varken, yetişen elemanlarımızı, şartlarını her geçen gün zorlaştırdığımız yabancı dil sınavları ve ısmarlama jürilerle âdeta yıldırmış bulunmaktayız. Aslında #65533bugünkü bütün medenî dünyanın kabul ettiği akademik unvan doktora veya tıpta uzmanlık#65533 olmasına rağmen, Yükseköğretim Kurulu gün geçtikçe sübjektif ve zor sınavlarla bazı unvanların elde edilmesini zorlaştırmıştır.Millî Eğitim Bakanlığı Araştırma, Plânlama ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığı tarafından her yıl yayınlanan "Millî Eğitim Sayısal Veriler 2000" kitapçığındaki rakamlara göre 1999-2000 öğretim yılındaki #65533toplam 22131 öğretim üyesinin 8239 u profesör, 4774 ü doçent ve 9118 i yardımcı doçent#65533tir. Rakamlardan da anlaşıldığı gibi şu andaki Yükseköğretim Kurulu mevzuatına göre akademik unvanlar içerisinde doçentliğin elde edilmesi zorlaştırılırken, profesör ve yardımcı doçentlik unvanları daha kolay elde edilebilen unvanlar hâline getirilmiştir. Bu durum bilimsel bazda unvan sıralamasına aykırıdır. Genel olarak unvanlar küçük olandan büyük olana bir seyir takip etmesi gerekir. Fakat rakamlardan da anlaşıldığı gibi doçentlik unvanı, istatistik bilimcilerini de hayretler içinde bırakan bir sapma göstermektedir. İstatistik biliminde hata olamayacağına göre, hiçbir yoruma sapmadan sistemin hatalı olduğunu açık ve net olarak belirtmek gerekir. Tekrar belirtiyoruz: Sistem hatalıdır. Sistemin hatasını genç, dinamik akademisyenlerimiz zararını ise, ülkemiz çekmektedir. Akademisyenlerimizi genç yaşlarında bıktırıp, enerjilerini yanlış yollara harcamasını sağlıyoruz.

Yard.Doç.Dr. Kazım Yıldırım
Trakya Üniversitesi Öğretim Üyesi

12 Eylül 2008 Cuma

YENİ İDARECİ ARKADAŞLARA NASİHAT

"Büyük Amerikan imalat fabrikalarından birinin yönetim kurulu üyeleri kâr ve zarar hesaplarını incelerken, fabrika müdürünün aylığına takılmışlar ve bunu bir hayli indirmek kabil olacağını düşünmüşler. İçlerinden iki kişi seçerek fabrika müdürü denen bu adamın neler yaptığını bir görmelerini ve ondan sonra bu konuda karar verilmesini kabul etmişler. İki kişilik heyet bir sabah sessizce fabrikaya gitmiş ve fabrika müdürünün odasına girmiş. Gördükleri manzara şu olmuş:
Fabrika müdürü elinde kahve fincanı,ağzında piposu, ayakları masanın üstünde, etrafa halka dumanlar yaymakla meşgul. Masanın üstünde ne bir dosya, ne bir kağıt hiç bir şey yok. Bir müddet kendisi ile oradan buradan konuşan heyet azaları bu müddet zarfında müdürün hiç bir işle meşgul olmadığını ve yalnız bir kaç basit telefon konuşması yaptığını görmüşler. Heyet aldığı intibadan memnun İdare Meclisine fabrika müdürü denilen zatın yanında bulundukları üç küsur saat zarfında hemen hemen hiç bir şeyle meşgul olmadığını ve bu bakımdan böyle basit bir iş için verilen yıllık 100.000 dolardan en aşağı üçte iki nispetinde bir tasarruf sağlanabileceğini söylemiş. Tabii fabrika müdürü bu indirmeye razı olmamış, işten ayrılmış. Yeni maaşla çalışmayı kabul eden bir çok istekli arasında bir zat yeni fabrika müdürü tayin edilmiş. Üç aydan sonra idare meclisine gelen imalat istatistiklerinde az, fakat dikkati çekecek kadar bir düşme başlamış, fabrika müdürü yenidir, tabii bu kadar acemilik olur demişler. Altıncı ayın sonunda istatistik eğrisi bir hayli düşmüş. Eski heyet azaları yeni fabrika müdürünü odasında ziyaret etmişler. Adamcağız kan-ter içinde, bir elinde telefon, öteki eli evrak imzalamakla meşgul, başıyla gelenlere oturmalarını işaret etmiş. Gelen giden o kadar çok ki, adamla doğru dürüst konuşmaya bile imkan olmamış. Fakat heyetin kanaati şu olmuş.; böyle canla başla çalışan bir adam başta olduğu müddetçe işlerin düzelmemesi için hiçbir sebep yoktur, biraz daha bekleyelim. Sene sonu gelmiş, her zaman kâr eden fabrikanın bilançosu zararla kapanınca idare meclisi azaları birbirine girmişler ve işi yeniden incelemeğe başka bir heyeti memur etmişler. Yeni heyet müdürün odasına değil, fabrikaya gitmiş ve iş başında bekleyen insanlar görmüş, sebebini sormuş; aldıkları cevap şu:
Hususi bir döküme başlayacağız, fabrika müdürü ben gelmeden başlamayın dedi, biz de bekliyoruz, her halde elektrik atölyesinden bir türlü ayrılmaya vakti olmadı. O sırada gözleri, yaşlı bir ustabaşıya ilişmiş, adamı şöyle bir kenara çekmişler ve fabrikanın eskiye nazaran daha fena çalışmasının sebeplerini sormuşlar. Yaşlı ustabaşı içini boşaltmak ihtiyacını uzun zamandır hissetmiş olacak ki :
-Baylar demiş, eski müdürümüz teferruatla uğraşmaz, ileriye ait planlar yapar, işi bize bırakır, biz de normal zamanlarda onu rahat bırakırdık. Ani, içinden çıkamayacağımız olağanüstü bir problemle karşılaştığımız zaman ancak ona başvururduk ve o zaman da bilirdik ki, o bizim bu müşkülümüzü çözecek. O hakiki fabrika müdürü idi. Güler yüzlü idi, piposunu içer, bizle şakalaşır, fakat hepimiz için düşünürdü. Şimdiki müdür de çok dürüst, iyi niyet sahibi, hatta çok daha çalışkan bir adam. Fakat o hiçbirimize inanmıyor, her işin kendisi tarafından görülmesini istiyor. Yani o, bizim yerimize ustabaşılık yapıyor, tabii biz de amele çavuşu mertebesine düşüyoruz, haydi neyse buna da aldırmayalım, ama fabrika müdürlüğü boş kalıyor. Elinde piposu,ileriyi görmeğe çalışan, tedbir alan, düşünen adamın yerinde kimse yok.
Eski fabrika müdürünü tekrar oraya getirmek isteyen idare meclisi, bir senelik acı tecrübesinden sonra 100.000 yerine 150.000 dolarla onu ancak gelmeye razı etmiş. İdarecilik güç bir sanattır. Öyle bir sanat ki, eseri gözle görülmez ve ölçülmesi de ancak mukayeselerle ve senelerin tecrübeleriyle biraz kabil olabilir. Büyük liderler gibi onları da, o müessesenin bitaraf bir tarihçisi kıymetlendirebilir. Onun için günlük takdir bekleyenlerden bu sanatın sanatçısı çıkmaz. Başkaları için tavsiyede bulunmak, yeni bir yol teklif etmek, hatta karar vermek kolaydır. Güç olan, bunları yapmaktan kaçınmak, gururumuzu yenmek ve ancak ve ancak kendimiz için karar
vermektir. "

Şimdi bu yazı neden yayınlandı diye merak edebilirsiniz. Hastane Yönetiminde görevlendirilen kişilerin farkı hissettirmeleri için yaklaşık 1 ay gibi bir süre geçti. Bu sürenin kısa olduğunu biliyoruz. Ancak kararlı davranmak en önemli özellik olmalıdır. Tedirgin davranmak zarardan başka bişey getirmeyecektir. Hikayedeki gibi çok iş yapıyormuş gibi görünüp şekilli davranış ve pozlar yapmanın itici olduğu unutulmamalıdır. İdarecilikte en önemli şey yetkiyi paylaşmaktır. En iyi ben bilirim, ben olmasam burası yürümez, burası bensiz batar gibi havadan bahaneler ancak sistemi olmayan kurumlarda görülür ki bu kurumlar zarardan kendilerini kurtaramazlar. Çünkü iyi yönetilmiyorlardır. Yetkiyi paylaşmak bir erdemdir, başarıyı getirir.

Başarı dileklerimizle...

26 Ağustos 2008 Salı

OMÜ TIP FAKÜLTESİNDE GÖREV DEĞİŞİKLİKLERİ

OMÜ Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Başhekimliğine Prof.Dr.Mustafa Bekir Selçuk atandı. Başhekim yardımcılığına ise Prof. Dr. Mustafa Sünbül, Prof.Dr.Rıza Rızalar ve Doç.Dr. Lütfi Eroğlu atandı. İdari kadrolarda ise yönetime Hasbi Sevindik, Kemal Soylu, İbrahim İnan, F.Murat Kaya ,isa Erfalay,Talip Saygıcı ve Halis Dan seçildiler.

21 Ağustos 2008 Perşembe

ÖMÜ' DE PROF.DR. AKAN DÖNEMİ

Üniversitemizde Prof.Dr.Hüseyin Akan'ın rektör olarak atanmasından sonra hızlı bir şekilde yeni bir yapılanma ve üniversiteyi halkla buluşturma çabaları başlatıldı. Kimseyi kırmadan, incitmeden bunların yapılabileceğini üniversitemiz tüm Türkiye ye gösterecektir. Bu çalışmalarda görev alan tüm akademik ve idari kadrolardaki arkadaşlarımıza başarilar dileriz.

6 Ağustos 2008 Çarşamba

ÜNİVERSİTEMİZ REKTÖRÜ PROF.DR.HÜSEYİN AKAN OLDU

Cumhurbaşkanlığı tarafından görev süreleri dolan 21 üniversiteye rektörler atandı. Üniversitemizde Prof.Dr.Hüseyin Akan yeni rektör oldu. Görev teslimi bu gün saat 16:00 da yapılacak.

4 Ağustos 2008 Pazartesi

REKTÖR ATAMALARI YARIN AÇIKLANACAK

YÖK Genel Kurulu tarafından atanmaları üzere Cumhurbaşkanlığına gönderilen rektör adaylarının atanmaları yarına kaldı.

1 Ağustos 2008 Cuma

REKTÖR ADAYLARININ BEKLEYİŞİ SÜRÜYOR

Üniversitelerde Cumhurbaşkanlığına sunulan Rektör adaylarının bekleyişi sürüyor. Rektörlerin 04.08.2008 pazartesi günü yada 05.08.2008 salı günü açıklanması bekleniyor. YÖK Genel Kurulunda yapılan seçimlerde en çok oyu alan Prof.Dr.Hüseyin Akan olmasına rağmen Üniversitemizde 1.olan Prof.Dr.Murat Aydın 1.sırada Prof.Dr.Hüseyin Akan 2.sırada, Prof.Dr.Hakan Muğlalı'da 5. sırada olmasına rağmen 3.sırada Cumhurbaşkanlığına gönderilmişti.
SAYFAMIZDA YAPTIMIZ ANKET SONUÇLANDI

İdari personellere, oy hakları olsaydı Rektör adaylarından hangisine oy verirlerdi diye sorduk sonuç Prof.Dr.Hüseyin Akan lehine sonuçlandı.

6 Temmuz 2008 Pazar

ÖĞRETİM ELEMANLARININ ÖRGÜTLENME SORUNU

Öğretim üyelerinin bilimsel araştırma ve eğitim öğretim görevleri dışında bir diğer önemli görevi toplumsal sorunlara yaklaşımı ve toplumun önünü açacak çözüm önerileri sunmasıdır. Sivil toplum örgütü görevi üstlenen öğretim üyeleri dernek ve sendikaları halen istenilen düzeyde üye sayısı bulamadıkları için çeşitli konulardaki talepleri yetkililer tarafından dikkate alınmamaktadır. Öğretim üyeleri dernek ve sendikalarının etkin olmayışı, yayın organlarının olmayışı, geniş anlamda öğretim üyelerinin kendi görüşlerini ifade edecek alan bulamamalarına neden olmaktadır. Böylece de üniversiteler kendi iç dinamiklerini tartışmamakta ve bilimsel alandaki üretimden gelen güçlerini yansıtmamaktadırlar. Çeşitli konularda görüşlerini belirli platformlarda tartışamayan bilim insanları toplumsal sorunlardan da uzaklaşmaktadırlar. Bilim adamları, dernek ve sendikaya 12 Eylül sonrasındakine benzer baskıya maruz kalacağını düşünerek üye olmamakta ve kendilerine resmi makamlar tarafından biçilen görevin dışında toplumsal ve evrensel bilgilendirme görevini yerine getirmeyerek ve toplumdan uzak kendi kabuğuna çekilmiş hareketsizler ordusunu oluşturmaktadırlar. Bilim adamları tarihsel misyon içinde toplumun bilgilendirilmesi ve aydınlanmasından aldıkları güç nedeniyle halk kitlelerinin yakın geçmişe kadar en çok değer verdikleri kişilerdi. Dünyada halen öğretim üyelerine ve öğretmene saygı bilgiye saygı olarak ifade edilir. Türkiye’de ise son 40 yılın toplumsal olayların sorumluluğu çoğunlukla üniversitelere yüklendiği için öğretim üyelerinin evrensel düşünce anlayışına uygun olarak kendilerini, olayları ve olguları ifade etmeleri engellenmiştir. Örgütsüz ve maddi gücü zayıflatılmış olan öğretim elemanı maddi gücü oranında toplumda değer görmektedir.
Örgütlü yani yukarıdan aşağı iyi organize olması gereken kurum nedense örgütsüz bir akortsuzluk sergilemektedir. Bu anlamda üniversite öğretim elemanları arasında tam bir dağınıklık yaşanmaktadır.
Örgütlülük bir bilinç sorunu olduğu sık sık vurgulanır. Çağdaş toplumların temel göstergelerinden biri olan örgütlülük maalesef üniversitelerde görülememektedir. İnsanın insan olması ile günümüze kadarki başarının ardında örgütlülüğün yani iyi organize olmalarının yattığı bilinmektedir. Gelişmiş batı toplumları bugün ulaştıkları noktaya iyi organize oldukları ve örgütlendikleri için gelmişlerdir. İsveç nüfusu 7 milyon fakat örgütlü nüfusu ise 22 milyon olarak sık sık örnek gösterilir. Bu bağlamda toplumun en eğitilmiş kesiminin örgütlememesi ve örgütlülükten kaçınması mutlaka araştırmaya değer bir konu.


Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
Çukurova Üniversitesi

23 Haziran 2008 Pazartesi

NASIL BİR ÜNİVERSİTE İSTİYORUZ ?

2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu (YÖK), 12 Eylül 1980 darbesiyle işbaşına gelen askerî yönetimin ilk icraatlarından biriydi. Üniversiteleri birer kışla haline getirme idealini gizlemeyen bu kanun, ilk günlerinden itibaren hemen her siyasi çevreden ağır eleştirilere hedef oldu. Aradan geçen yirmi küsur yıl zarfında, yapılan otuz küsur değişiklikle kanun giderek sivilleşen ve demokratikleşen rejimin ihtiyaçlarına uydurulmaya çalışıldıysa da, getirdiği düzen temel vasıflarını korudu. Mimarlarından İhsan Doğramacı bile sonunda, YÖK düzeninin akademik özgürlüğe yer vermediğini teslim etmek zorunda kaldı.
Eğer AB standartlarında bir demokrasi kurulacak ve toplumun üniversiteden beklentilerine cevap verilecek ise, YÖK kanununun (ayrıca, anayasanın ilgili maddelerinin) değişmesi elzem: Mali özerkliğin ne ölçüde mümkün olabileceği sorgulanabilir, ama üniversitelerin akademik ve idari özerkliklerinin güven altına alınması, bu kurumların işlevlerini yerine getirebilmeleri açısından şart.
Kendilerine sözde bayrak edindikleri “Atatürk ilke ve inkılaplarını” ne özgürlüğe ne de demokrasiye yer bırakacak bir şekilde yorumlayan çevreler hariç tutulursa, YÖK’ün değişmesi gerektiği konusunda toplumda yaygın bir mutabakat var. Bu talebe cevap vermek üzere hükümetçe hazırlanan tasarı çeşitli eleştirilere konu oldu. Bunun üzerine, haklı olarak attığı hemen her adımda uzlaşma arayan hükümet, bir süre daha uzlaşma için beklemeye başladı.)
Hal böyle iken, "ce ha pes"taraftarları sanki ülkede “şeriat devleti” kuruluyormuş ve “aklın yerine vahiy” geçiriliyormuş gibi hükümete karşı tümüyle haksız bir kampanya başlatmaları, (Kubilay ve Menderes çağrışımları yaparak) adeta askerî darbe kışkırtıcılığına girişmeleri hiç de şaşırtıcı olmamıştır.

Toplumun ezici çoğunluğunun neyi istemediği belli: Belirli siyasi anlayışların kayırıldığı, siyasi kavgalar yüzünden iş yapamaz hale gelen üniversite istemiyoruz! Eğer “üniversitenin siyasallaştırılmaması”ndan kastedilen bu ise, kargaşa kışkırtıcıları dışında herkes bunun yanında.
Öğretim üyelerinin ezici çoğunluğunun istediği belli: Üniversiteler özerk olmalı, yani siyasi iktidarlar üniversitelerin eğitim ve araştırmayla ilgili işlerine burnunu sokmamalı. Akademik özgürlük, yani öğretim üyelerinin diledikleri soruları, diledikleri bilim yöntemleriyle araştırma hürriyeti güven altında olmalı. Bütün vatandaşlar gibi “Üniversite hocası veya öğrencileri (de) üniversite içindeki ve dışındaki faaliyetlerinde her düzeydeki yöneticileri sorgulama, genel kabul gören hususları kınama, ihtilaflı veya popüler olmayan fikirleri ileri sürme özgürlüğüne sahip olmalı.” (Bkz: İ. Doğramacı, Sabah, 6 Ocak 2003)
Bilim adamlarının üzerinde ısrarla durmaları gereken husus da belli: Üniversitelerde akademik standartlar titizlikle korunmalı. Bu standartlar ancak bilim adamları topluluğu tarafından korunabilir. Ne var ki, bilim adamı vasfına haiz öğretim üyelerinin sayısı çok sınırlı olduğu için, bugünün koşullarında Türkiye’de ulaşılması en güç ideal bu.
SAMSUN NASIL BİR REKTÖR İSTİYOR ?

1980’li yıllardan itibaren başlayarak günümüze dek süren hukuki ve kurumsal değişim sürecinde, önce kısmen varolan akademik özgürlük ve üniversite özerkliği üzülerek ifade etmek gerekir ki budandı. Üniversiteler, resmi ideolojinin temsil kurumları haline getirilmeye çalışıldı. Genelde “insan’a” yönelik tüm alanlarda olduğu gibi bilime, üniversiteye ayrılan kamu kaynaklarında da bu son döneme kadar sürekli sınırlamaya gidildi, eğitim kalitesi giderek düştü. Akademisyenlerin bir bölümü özel üniversitelerin ya da diğer özel teşebbüs kuruluşlarının eğitici, araştırmacı ve danışmanları konumuna girdi. Zamanlarının ve birikimlerinin gittikçe azalan kısmını kamu üniversitelerine ayırmaya başladı. Bir kısmı da bizden değil mantığı ile itildi kakıldı. Üniversiteler demokratik bir ortamda tüm fikirlerin hoşgörüyle tartışıldığı fikir üretim merkezleri olmaktan çıkmaya başladı.
Ancak her şeye rağmen Samsun Halkı olarak bir yasaya bağlı olarak kendi kendini yönetme yetkisi olan , serbest ve Demokratik Üniversite ve toplum anlayışını gerçekleştirme sürecinde “Rektörlük Makamı”nı önemli bir mevki olarak değerlendirmekte ve seçilecek rektörden aşağıdaki konularda pozitif yaklaşım beklenmektedir.

* Bilimsel Üretim: Özgür düşünce, evrensel ilke ve yöntemlerle gerçekleştirilecek bilimsel eğitimi destekleyici, ulusal ve uluslararası düzlemde akademik işbirliğini özendirici ve geliştirici politikalar üretmek üniversite yönetimlerinin öncelikli görevleri olmalıdır.

* Mali Kaynaklar: Üniversite yönetimi kurumlarına aktarılacak kamusal kaynakların genişletilmesi ve varolan kaynakların etkin kullanımı için yoğun çaba göstermekle yükümlüdür. Bunun için öncelikle açık ve katılımcı bir yönetsel yapılanmaya gereksinim vardır. Üniversite rektörleri yüksek öğrenimi çeşitli mekanizmalarla paralı hale getirebilecek ve eğitim hakkının kullanımına engel teşkil edebilecek tüm girişimlere karşı çıkmalıdır.

* Barışçıl Ortam: Akademik topluluğun her kesimi için düşünce ve ifade özgürlüğünü geliştirici mekanizmalarla barışçıl bir ortam yaratılmalıdır. Her düşünce ve yaşam biçimindeki öğrencilerin eğitim hakkının sağlanması çabası özellikle desteklenmelidir. Bu samsun halkının üniversiteye bakış açısını değiştirecek halkımızla bütünleşmede büyük fayda sağlayacaktır.

* Üniversite Tüm Toplumundur: Üniversitemizin kapıları tüm topluma açılmalı, yetişkinler ve çocuklar dahil herkes bir kültür ortamı olarak üniversitenin olanaklarından yararlandırılmalıdır. Üniversiteler elitlerin, “fildişi kulelerde” “üst bilgi”ler ürettikleri toplumdan kopuk kurumlar
olarak görülmemelidir.

Sonuç olarak bugüne dek yukarıda bahsedilen konularda Samsun halkı maalesef üniversiteden hastane hizmetleri haricinde pek yararlanamamıştır. Halktan kopuk olarak yürütülen faaliyetler ise sönük ve faydasız biçimde sonuçlanmıştır. Yeni seçilecek rektörümüzün tüm akademik ve idari kadrolardaki görevlileri kucaklayacak biri olsun istiyoruz. Ayrıca yeni rektörümüz öğrencilere sevgiyle yaklaşsın istiyoruz.Tüm akademik ve idari kadroları ve öğrencileriyle Samsun halkını buluştursun istiyoruz. Ilımlı, insani değerlere önem veren, hak ve özgürlükler yönünde tavır koyan bir rektörümüzün olması barışık bir toplum için şarttır.

REKTÖRLÜK SEÇİMLERİ YAPILDI


Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi'ndi (OMÜ) rektörlük adayı seçimi yapıldı. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Kongre Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen seçime, 813 öğretim üyesinden 781'i katıldı. Saat 10.00'da başlayan oy verme işlemi, saat 17.00'de sona erdi. 7 profesörün yarıştığı seçimde 6 oy sandığı kullanıldı. Basına kapalı gerçekleştirilen seçimlerde adaylardan Prof. Dr. Murat Aydın 262, Prof. Dr. Erdal Ağar 157, Prof. Dr. Hüseyin Akan 183, Prof. Dr. Tayyar Cantürk 35, Prof. Dr. Hakan Muğlalı 46, Prof. Dr. Mehmet Koyuncu 76, Prof. Dr. Fahrettin Çelik 15, Prof. Dr. Cafer Marangoz 1, Prof. Dr. Murat Aşık 1 oy aldı. 5 oyun geçersiz olduğu seçime 32 öğretim üyesi katılmadı.
Seçimlere katılan Prof.Dr.Hüseyin AKAN kişisel web sayfasında vizyonunun" Ülkemizin gelişmesine ve toplumumuzun nitelikli bir hayat sürmesine katkı sağlayan, eğitim ve bilim alanında yetkin, öncü, katılımcı bir üniversite olmak." olarak ifade etti.