19 mayıs üniversitesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 mayıs üniversitesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2008 Pazartesi

HASTANELERDE ÖZEL GÜVENLİK HİZMETLERİ

Ülkemizde 5188 sayılı yasanın yürürlüğe girmesi ve sistemin yavaş yavaş oturması ile birlikte, kamu ve özel sektörde olağanüstü bir hızla güvenlik hizmetleri özelleştirilerek yaygın hale gelmiş ve diğer sek törlerde olduğu gibi kamuya ve özel sektöre ait hastane yönetimleri de bu uygulamaya kısa sürede adapte olmuşlardır.

Bilindiği üzere hastanelerimizde özel güvenlik hizmetlerinin başlıca hedefi, hastaların, refakatçilerin, hasta ziyaretçilerinin ve hastanede çalışanların rahat ve güven içinde bulunması, hastane içinde huzur ve sükunun sağlanması, hastaneye ait alanlarda, trafiğin düzenlenmesi, son derecede maddi değeri yüksek olan ve tıp alanında kullanılan elektronik cihazlar ile diğer demirbaş eşya ve sarf malzemelerinin bulunduğu depoların korunması, kötü niyetlilerin, ortamdaki huzura, mala ve cana muhtemelen yapılabilecek tecavüzlere karşı mer'i mevzuata göre verilen yetkiler çerçevesinde önlem alınarak ve hukuk kuralları çerçevesinde güvenlik hizmetlerini yürütmesi amaçlanmıştır.

Özel Güvenlik elamanlarının hastanedeki asli görevi: Resmi kolluk kuvvetlerinin görev ve yetki alanlarının dışında kalan ön gözetim, denetim tedbirlerini almak, yönetimce konan kuralları yerine getirmesi için belirlenen bölgelerde ve görev saatleri süresince gözetim, denetim ve kontrol hizmetlerini haftanın yedi günü yirmi dört saat belli kural ve çerçeve dahilinde yapmaktır. Özel güvenlik elemanları resmi kolluk kuvvetlerinin görev alanına giren konularda da en yakın resmi genel kolluk görevlilerine ve idareye bildirmekle yükümlüdür.
Hastanelerin güvenlik hizmetlerinde özelleştirme başlangıç safhalarında, kamuya ait bazı hastanelerimizde, güvenlik görevlileri ile hasta yakınları arasında zaman zaman basına da akseden münferitte olsa tatsız hadiseler yaşanmış, yaşanan nahoş olaylar bazen olduğundan fazla abartılmış, zaman içinde personelin ortama uyumu ve toplumun özel güvenlik personeline bakış açısı geliştikçe bu ve buna benzer sorunların üstesinden gelindiği müşahede edilmektedir.

Toplumumuzda diğer toplumlara nazaran halen akraba ve aile bağlarının kopmadan yaşatılması, askerde iken yakınlarından bir mektup alması, hapishanede iken bir yakınının görüşe gelmesi ve hastanede yatarken bir ziyaretçisinin geleceğini ümitle beklemesi bir realite olduğuna göre, bu tür ortam ve yerlerde bulunan insanlarımız ve yakınlarının manevi duygularının en yoğun yaşandığı mekânlar olduğu hepimizce bilinmektedir.
Bu itibarla, özellikle hasta hasta ziyaretine gelen insanların kapıda onlara yol ve yön gösteren yetkililerden sevgi ve şevkatle yaklaşılmasını beklemektedirler. Hastane kapılarında görevli özel güvenlik personellerine bu duygu ve düşüncenin aşılanması bu konularda bilgilendirilip bilinçlendirilmesi, özellikle ziyaret saatlerinde yardım isteyenlere hoş görü, sevgi ve şefkatle yaklaşılması, ziyaretçiler ve görevliler arasındaki bağı kuvvetlendirecek ve basın yayın organlarında haber bültenlerine konu olan hasta yakınları ile güvenlik personeli arasında yaşanan münferit hadiselerin belleklerden silinmesine yardımcı olacağı kanatindeyim.
Hastanelerde güvenlik hizmeti sunmak hiç de kolay bir iş değildir, sürekli hareket halinde olan insanların telaşlı bir şekilde bir kattan diğer kata, bir kapıdan diğer kapıya koşuşturmaları, maalesef bürokrasimizin insanların canına tak dedirttiği bu ortamlarda onları anlayabilmek, görev süresince sürekli teyakkuz halinde olmak, insanlarla iç içe yaşamak ve her türlü soruya muhatap kalmak, orada bulunanlara yol ve yön göstermek güvenlik personeline düşmektedir. Bu itibarla güvenlik personellerine toplumsal sorunlar, insan psikolojisi, iletişim, kalabalık yönetimi gibi konularda hizmet içi eğitime tabi tutulması ve strese karşı eğitilerek stresle başedebilmek için psikolojik formasyon eğitimi vermek kaçınılmaz hale gelmektedir.
Hasta ve hasta yakınlarına yol ve yön gösterme görevini yerine getirirken, özellikle bazı devlet hastanelerimizde yaşanan hasta yakınları veya üçüncü şahıslardan hekimlere ve hemşirelere yapılan sözlü-fiziksel saldırıları, hekimler ve hemşirelere yönelen şiddet olaylarını en aza indirmeyi amaçlamalıyız. Sağlık personelinin, yoğun mesaileri içerisinde hasta veya hasta yalanlan ile tartışma içine girebildiğini asla aklımızdan çıkarmamalıyız, hastanelere giriş-çıkışta mutlaka ateşli veya kesici delici silah kontrolü yapılatarak ortamı muhtemel yaşanabilecek kötü olaylara karşı arıtmalıyız.

Personelin gereksiz tartışmalardan uzak kalabilmesi için; Görev süresince görev dışı işlerde uğraşmayacak, iş takibinde bulunmayacaktır. Hastane Personeli veya başka hizmet sunan firma personeli ile lüzumsuz olarak kişisel veya resmi tartışmaya girmeyecek, Yönetimin tüm gruplara ilişkin talimatları çerçevesinde kendilerine yazılı görev olarak verilen hususları takip edecek, gerekli denetim ve kontrolleri yapmak suretiyle kendi yetki ve sorumluluğunu aşan hususlarda bağlı bulunduğu amiri vasıtası ile hastane idaresine aktarılmasını sağlayacak. Çalışma saatleri dışında gelen çalışanların, verilmiş izinler çerçevesinde (Yönetimin uygun gördüğü şekilde) kontrollü olarak ilgili bölümlere alınmalarını temin etmek suretiyle insiyatif kullanmadan herkese adil ve eşit davranacaktır.

Tabiki ziyaret saatlerinin dışında kalan zaman diliminde ise hastanelerin iç güvenliğinin yanı sıra dış güvenliğinin sağlanması son derece de önem arz etmektedir. Hastanelerde periyodik güvenlik hizmeti yerine geti¬rilirken aşağıdaki hususlara dikkat edilmesi gerekmekte güvenlik personeli bu hususlara karşı eğitilmeli ve donatılmalıdır.
Olası yangın ve depremlerde Kurtarma operasyonları ve tehlikeli durumlarda güvenliği sağlamak, Afet süresinde jandarma ve hastane güvenlik birimlerinin birlikte çalışmasını sağlanmak.

Zamansız ziyaretçi girişlerini düzenlemek. Yasak bölgelerde yetkisiz kişilerin girmesini önlemek, güvenliği olmayan bölgelere girilmez işaretlerinin yerleştirilmesini sağlamak, İhtiyaç halinde itfaiye ve polis ile ilişki kuracak teknik imkanı sağlamak, Ambulans park yerine park etmiş arabaların kaldırılmasını ve daima açık tutulmasını sağlamak, Yasalar çerçevesinde sabotaj, hırsızlık, yangın, trafik, yağma, darp ve müessir fiil gibi tehdit, tehlike ve tahribata karşı insan unsuru kullanılarak koruma, kollama, gözetim ve denetim hukuki kurallara uymak suretiyle görevin ifasını kusursuz olarak yürütmektir.

Başta Yüce Türk Milleti olmak üzere tüm insanlığa, kederden ve kaygıdan uzak, kazasız belasız, nice sağlık dolu kutlu ve mutlu güvenlikli bir yaşam dilerken, sektörümüzde çalışan vefakâr güvenlik görevlilerimize de başta sağlık, işlerinde kolaylık ve başarılar diliyorum.

8 Ağustos 2008 Cuma

ALINTI YAZI

Rektör atamaları

Aslında bu iş ne Sezer'le başladı, ne de Gül'le... Olayı taa, Atatürk döneminde yapılan ve Darülfünun Reformu diye adlandırılan büyük kıyıma kadar götürmek mümkün. Hani şu yüzlerce değerli bilim adamının "saltanatçı, hilafetçi" gibi yaftalarla bir kalemde harcandığı günlere...
Böyle kötü bir gelenekten geliyoruz biz ve bu kötü gelenek katlanarak, özellikle 27 Mayıs'tan sonra iyice azıtarak sürüp geliyor.
Ondan sonra gelen her darbe; 12 Mart, 12 Eylül, üniversitelerde yeni yeni kıyım dalgaları yaratırken, üniversitelerin de aşırı politizasyonuna ve kendi içlerinde otoriterleşmesine yol açıyor. Hemen her dönemde, tıpkı siyasette olduğu gibi, üniversitelerde de devr-i sabık'lar yaratılıyor. Özetle, siyasetçiler üniversiteyi rahat bırakmıyor; üniversiteler de siyaseti...
Sonuçta bugün, karşılıklı etki tepki ilişkisi içinde, siyasetçilerin davranışlarının mı üniversite yönetimlerini aşırı politize ettiğini, yoksa üniversite yönetimlerinin aşırı politizasyonunun mu siyasetçilerin ellerini üniversitelerin içine sokmasına yol açtığını değerlendirmenin zor olduğu bir noktadayız.
Ama en azından şunu söyleyebiliriz ki, özellikle 28 Şubat'tan sonraki dönemde üniversite yönetimleri ülke çapındaki malum saflaşmada en militan rolü oynayan taraf oldular. Üniversiteleri, Türkiye'nin yaşadığı büyük değişimin sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik dinamiklerini tahlil etmek üzere harekete geçireceklerine; kavganın ve kutuplaşmanın yerini tartışmanın ve anlama çabasının alması için bilimi toplumun hizmetine vereceklerine; bizzat kendileri kutuplaşmanın en uç noktasında yer aldılar; en fanatik taraf oldular.
Bu öylesine bir taraf oluş idi ki, sonuçta bazı önemli rektörlerin isimleri Ergenekon Davası'nın iddianamesine kadar girebildi. Cumhuriyetin bekçiliğine soyunarak, laikliğin elden gittiği korkusu pompalayarak, darbe savunuculuğundan ara rejim şakşakçılığına kadar bütün antidemokratik projelerin yanında ve hatta en ön safında yer aldılar.
Dışa karşı bunu yaparken, kendi içlerinde de otoriterleştiler; üniversiteyi tek çeşit fikrin egemen olduğu tek sesli kurumlar haline getirmeye çalıştılar.
Üniversitenin böylesine militan bir politik mihrak haline gelmesi siyasetçiler açısından müdahaleyi de kaçınılmaz hale getirdi.
Nitekim Gül de bunu yaptı; aşırı politikleşmiş kimi aktörlere karşı politik bir tutum aldı. Peki bu durum ilelebet böyle mi gidecek; yoksa kısır döngüyü kırmanın bir yolu var mı? Geçenlerde Sabancı Üniversitesi Rektörü Tosun Terzioğlu bir röportajında söylüyordu ve benim de çok aklıma yattı. Eğer doğru dürüst bir işleyen bir sistem olsa, üniversitelere rektör bile gerekmez, dedi...
Böyle bir noktaya kolay kolay gelebileceğimizi sanmıyorum. Ama hiç değilse, rektör tayinlerini hükümet kuruluyormuş gibi heyecanla takip etmekten kurtulmamız için, üniversite yönetimlerinin günlük politikanın en göbeğinde aktif militanlar olarak yer almaktan sakınması gerekiyor.
Aslında bu onların özerkliğinin de güvencesi olacak. Aynı şey, ordu açısından da geçerli elbette. Kurumlar kendi alanlarına çekildiğinde bizim de, siyasetçilerin de ilgi odağı olmaktan çıkacaklar. Demokratik rejim rayına girdiğinde, ne YAŞ'taki terfi ve tayinler ilgimizi çekecek artık, ne de rektör atamaları...
Bütün bu yazdıklarımdan üniversiteler apolitik olsun, üniversite öğretim üyeleri politikayla ilgilenmesin, diye bir sonuç çıkarılmasın sakın.
Üniversitedeki bilim insanlarımızın siyasetle yakından ilgilenmelerine, siyasete düşünsel katkılar yapmalarına, araştırmaları ve fikirleriyle siyasi vizyonumuzu zenginleştirmelerine her zaman ihtiyacımız olacak.
Ama tehlikeli bir siyasi kamplaşma içinde, fanatik takım taraftarları gibi fanatikçe yer almalarına değil...

Gülay Göktürk

24 Temmuz 2008 Perşembe

"ÇAMUR AT İZİ KALSIN" MANTIĞI

Üniversitemizde Rektörlük seçimlerinden sonra YÖK tarafından Cumhurbaşkanlığına sunulan listede adı 2.sırada olan Prof.Dr.Hüseyin Akan ile ilgili ortaya atılan dedikodular tam bir çamur at izi kalsın mantığı. Bu iddianın asılsız olduğunun bilinmesine rağmen kimi çevrelerce gündeme getirilmesi oldukça düşündürücü.

İddia 2000 yılında YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz´ün imzasıyla dönemin OMÜ Rektörü Prof.Dr. Osman Çakır´a gönderilen ve "Prof. Dr. Hüseyin Akan´ın "İBDA- C üyesi olup olmadığının araştırılması" istenen yazı. Bu iddialar üzerine, ilgili güvenlik birimlerinin araştırmaları ve iddiaların asılsız olduğunun yine bir yazıyla üniversite yönetimine bildirilmesi.
Bu açıklamalar üzerine Prof.Dr.Hüseyin Akan açıklama yaptı. İşte Akan'ın açıklamaları:


YÖK´ün prosedür gereği aynı iddiayı rektörlüğe araştırması için gönderdiğini, rektörlüğün de gerekli kurumların da bilgilerine başvurarak, iddaların gerçekle ilgisi bulunmadığını belirterek, "İddiaların gerçekle ilgisinin olmadığı, söz konusu kişilerin herhangi illegal bir iş veya ilintisinin bulunmadığı Mart 2000´de YÖK´e bildirilmiş. Ben de bunları yeni öğreniyorum. Bunlar çirkin şeyler. Rektör olma ihtimalini engellemek için yapılan alçakça iftiralar. Ama en azından herhangi bir hukuk dışı ilgi ve uğraşımın olmadığımın resmi makamlarca da ortaya konmuş olmasını öğrenmek iyi bir şey" diye konuştu.
"Eşten eşe geçen rektörlük saltanatı"

Görev süresi sona eren ve kanunen tekrar aday olamayan rektörün eşi profesör olursa ne olur? Bu sorunun cevabını son rektörlük seçimlerinde iki üniversite verdi.
En yüksek oyu, eski rektörlerin eşleri aldı. Dicle ve Uludağ üniversitelerinde rektörlük seçimlerinden en yüksek oyla, iki dönemi tamamladığı için tekrar seçime giremeyen rektörlerin eşleri çıktılar.
En yüksek oyu aldıkları halde, listeye alınmayan bu rektör eşleri, YÖK'ün kararını protesto ettiler. Biri, YÖK'ün kararını "etik" bulmadığını söylüyor. Tartışma götürmeyecek açık gerçek, bu rektör eşlerinin rektör adaylığının etik olmaması değil mi? Bu düpedüz, babadan oğula geçen saltanat gibi dikey değil ama, eşten eşe intikal eden yatay bir saltanat usulünden başka nedir?
YÖK'ün iki üniversitede de, rektör eşlerini elemesi çok isabetli bir karar. Üniversitenin namusunu, itibarını bir nebze olsa da kurtaracak bir tasarruf. Ama yeterli değil.
Bazen çok tartışılan, çok konuşulan konularda kafalar karışır. Üniversitenin, bilimi ve eğitimi çağdaş standartlara göre yapabilmesi için çok hassas düzenlemelerle çalışması lazım. Rektör eşlerinin aldığı oyları, üniversitelerde yaşanan sorunların bir belirtisi olarak görebilir ve bu semptomdan açık bir hükme varabiliriz. Bünyede bir sorun var ve belirti bu sorunun ne olduğuna dair bir fikir veriyor. Sonuçtan sebebe gidelim. İki dönem, yani toplam sekiz yıl görev yapan bir rektörün, hasbelkader eşi profesör ise ve bu hanım aday olup o üniversitede en yüksek oyu alabiliyorsa, üniversitelerimizde çok kişisel, çok keyfi bir yönetim var demektir. O kadar ki, bu keyfilikten bir saltanat düzeni bile çıkmaktadır. Düşünün bu karı-koca iki rektörün bir de akademisyen evlatları olsa, bu sefer rektörlük aile mesleği olarak anne-babadan çocuklara intikal edebilecek.
Benim de uzun yıllar çalıştığım Gazi Üniversitesi'nin mevcut rektörü, dört yıl önce eski Rektör Prof. Rıza Ayhan'ın aldığı oyun üçte birini almasına rağmen, Cumhurbaşkanı tarafından ikinci sıradan atanmıştı. Son seçimlerde bu sefer oyunu, üç yüz küsurdan yedi yüz küsura çıkartmış. "Aradaki dört yüz oy nereden kaynaklanıyor?" sorusunun cevabı ise basit. Dört yıl içinde Gazi Üniversitesi'nde dört yüz civarında yeni öğretim üyesi göreve başlamış. Matematik hesabı ile çıkartılacak bu sonucun arkasında, benim kişisel tecrübelerim de var. Dört yıl önce, Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanlığı'nı metazori yaparken, yeni yönetimin baskılarına maruz kalmıştım. Yeni rektör yeni bir ekiple çalışacakmış; bana da istifa etmek düşermiş. Benden istifamı isteyen dekana "Siyaset mi yapıyorsunuz, yoksa çiftlik mi yönetiyorsunuz? Ne demek "ekip". Üniversitede ekip mi olurmuş?" demiş ve kurtulmak için can attığım görevime bilimin izzeti için bir süre daha devam etmiştim.
Türkiye'nin üniversitelerinde çok iyi akademisyenler var. Türkiye'nin iddialı bir bilim potansiyeli bulunuyor. Ama üniversitelerimiz ortaçağlara özgü bir keyfilik ve despotizm altında yönetiliyor. Görevi sona erince kendi eşini seçtirebilen rektörlerin yönettiği üniversite ile nereye varabilirsiniz?
Temel sıkıntı, üniversitelerde en çok oyu alan kişinin karşısında ona oy vermeyen azınlıkların haklarını koruyacak bir mekanizmanın olmaması. Bu yüzden rektör atamalarında seçimin olması, üniversitelerde demokrasinin olduğu anlamına gelmiyor. Üniversite düzeninin değişmesi yanında, rektörlük seçimlerinde farklı bir oylama sistemi, kutuplaşmaları yumuşatabilir. Benim önerim, Yeni Zelanda ve Avusturya seçim sisteminde olduğu gibi, her seçmenin sırayla üç tercihte bulunabildiği bir sistem. En az oy alanların elendiği böylece ikinci veya üçüncü tercihlerin devreye girdiği bu seçim sisteminde, herkes sırayla üç kişiyi tercih edebileceği için, bu sistem adaylar arasındaki rekabeti yumuşatıyor ve adaylar da, kendisine oy vermeyecek olanların bile ikinci veya üçüncü tercihi olabilmek için daha kuşatıcı ve dengeli davranıyor.
Üniversite düzeni mutlaka değişmeli. Rektör eşlerinin aday olabildiği ve üstelik en çok oyu alabildiği bir üniversite düzeni içinde yaşama ayıbından Türkiye bir an önce kurtulmalı.

Mümtaz'er Türköne

21 Temmuz 2008 Pazartesi

YÖK ÜNİVERSİTEMİZ REKTÖR ADAYLARINI CUMHURBAŞKANLIĞINA SUNDU

YÖK Genel Kurulu dün (21.07.2008) yaptığı toplantıda Cumhurbaşkanına sunulacak rektör adayları listesini üç adaya indirdi. Genel Kurulda gizli oylamayla yapılan seçimde 1.sıradaki Prof.Dr.Murat Aydın ve 2. sıradaki Prof.Dr.Hüseyin Akan yerlerini korurken 3. sıradaki Prof.Dr. Erdal Ağar'ın yerine 5. sıradaki Prof.Dr. Hakan Muğlalı 3. sıraya alınarak Cumhurbaşkanlığına sunuldu.
Cumhurbaşkanının bu adaylardan birini Ağustos ayının başlarında Rektör olarak ataması bekleniyor.